DABATEM – Davranış Bilimleri Araştırma Merkezi

Kognitif Davranışçı Tedavi ve Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi: Kuramsal, sosyo-politik ve felsefi açılardan eleştirel bir karşılaştırma

Bu makale İngilizce orijinalinden yapay zeka (Deepseek) tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve yazar tarafından gerekli düzeltmeler yapılarak yayınlanmıştır.

Özet

Kognitif Davranışçı Tedavi (KDT) kırk yılı aşkın bir süredir dünya ruh sağlığı hizmetlerinde “altın standart” olarak sorgulanmayan bir egemenlik sürdürmektedir. Oysa klinik sonuçları dikkatli olarak incelendiğinde, KDT’nin ciddi anlamda sorunları olduğu anlaşılabilir. Bunlar arasında uzun vadede yüksek nüks oranları, tedaviyi oluşturan öğelerin etkinliğini araştıran çalışmalarda davranışçı tedavilerden daha iyi sonuç vermemesi ve duyguların subkortikal bölgelerinden kaynaklandığı gerçeğini göz ardı ederek rasyonel olmayan düşüncelerin değiştirilerek duygular üzerinde kontrol sağlanabileceği varsayımından hareket etmesi sayılabilir. Bu sorunlara rağmen KDT’nin psikoterapi alanında neden ve nasıl ön plana çıkabildiği sorusu ortaya çıkmaktadır.

KDT’nin diğer tedavilerden daha etkili olduğuna ilişkin inandırıcı bulgular yoktur. Dolayısıyla, neden ve nasıl sorularının cevabını KDT’nin egemenliğini üreten Batı toplumlarının sosyal, politik, ekonomik yapılarında ve egemen ideoloji ve felsefelerinde aramak gerekmektedir. KDT’nin yükselişi dört faktörle mükemmel bir uyum içinde gerçekleşmiştir: kurumsal sağlık hizmetlerine geçiş, modern psikiyatrinin tedaviyi metalaştırma talepleri, neoliberal ekonominin aşırı bireyci baskıları ve akademik “yayın fabrikasının” yapısı. Bu makalede bu süreçler gözden geçirilmekte ve KDT’ye alternatif olarak tamamen farklı sosyo-politik, kültürel ve felsefi yaklaşımlara dayanan ve doğal iyileşme mekanizmalarını içeren bir başka psikoterapi modeli (Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi) ile karşılaştırması yapılmaktadır. Diğer tedavilerin aksine, bu tedavide amaç anksiyeteyi azaltmak değil, yalnızca kaçınma davranışlarının terk edilmesini sağlayarak, sıkıntı ve korku üzerinde kontrol sağlamaktır. Hiçbir sistematik kognitif müdahale içermeyen bu tedavi diğer tedavilerden daha fazla iyileşme oranlarına yol açtığına ilişkin meta-analitik veriler bulunmaktadır. Bu yazıda tedavinin temel ilkelerinin sosyal, politik ve felsefi boyutları da gözden geçirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Kognitif Davranışçı Terapi, KDT, Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi, CFBT, psikoterapinin politik ekonomisi, anksiyete azaltımı, psikolojik dayanıklılık, resilience, öğrenilmiş çaresizlik, learned helplessness, korkunun politik amaçlarla kullanılması, toplu eylem, collective action, güçlenme, empowerment, doğal iyileşme, neoliberalizm, üçüncü dalga terapiler, pragmatizm, ruh sağlığı hegemonyası, travma tedavisi, psikoterapinin kolonyel etkilerden kurtulması, decolonization of psychotherapy

Giriş: Etkililik ve egemenlik arasındaki kopukluk

Bilim felsefesinde, bir paradigmanın baskın hale gelmesi çok nadiren nesnel ampirik üstünlüğünün bir yansımasıdır. Bu süreç daha çok o paradigmanın kurumsal gücü ve yapısal işlevselliği tarafından belirlenir (Kuhn, 1962). Kognitif Davranışçı Tedavi (KDT) klinik psikoloji alanında benzeri görülmemiş bir tekel konumuna sahiptir. Bu tedavi modeli üniversite müfredatlarını belirlemekte, devlet tarafından finanse edilen sağlık hizmeti planlarına (örneğin Birleşik Krallık’taki Psikolojik Tedavilere Erişimin İyileştirilmesi programı) yön vermekte ve küresel çapta sigorta geri ödemelerinin büyük çoğunluğunu kapsamaktadır (Layard, 2012).

Ne var ki, bu kurumsal statü ile KDT’nin performansına ilişkin ampirik gerçeklik arasında derin bir uçurum bulunmaktadır. KDT ve türevlerinin klinik ve kuramsal eksiklikleri, düşüncelerin değiştirilmesine (cognitive restructuring) öncelik tanıyan yaklaşımının davranışçı tedavilere göre ek bir fayda sağlamaması, yüksek nüks oranları ve yukarıdan aşağıya (top-down) kognitif müdahalelerin nörobiyolojik uyumsuzluğu gibi sorunlarını daha önceki bir makalede ayrıntılı olarak ele almıştım (Başoğlu, 2026). Bu makalede ise, KDT gibi anksiyeteyi azaltarak iyilik sağlamayı amaçlayan yaklaşımların politik ekonomisi, sosyal, politik ve felsefi sonuçları gibi konuları ele alınmakta ve bu açılardan Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi (CFBT) ile karşılaştırması yapılmaktadır.

Evrimsel ve nörobiyolojik bir bakış açısından, KDT’nin temel dayanağı olan “yukarıdan aşağıya” müdahale oldukça verimsizdir. KDT, korkuyu kontrol etmek için beynin ön bölgelerini (prefrontal korteks) kullanır. Oysa korku, beynin daha derin bölgelerinde (amigdala beyin sapı devreleri) oluşur. Kişi herhangi bir nedenle yoğun bir duygusal uyarılma yaşadığında vücutta noradrenalin salgısı artar. Bu durum, beynin rasyonel düşünme merkezini geçici olarak devre dışı bırakır (Başoğlu ve ark., 2011). Korku tepkileri öncelikle subkortikal olarak koşullanır ve kortikal kontrole ve rasyonel düşünceye karşı ileri derecede dirençlidir (Mineka & Zinbarg, 2006). Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Yapısal olarak hantal, ileri derecede soyutlamalara dayanan ve duygusal acıların kognitif olmayan kökenleri ile biyolojik olarak uyumsuz bir müdahale nasıl olup da tartışmasız küresel altın standart olarak kalabilmiştir? Bunun cevabını, laboratuvarın dışında, yirminci yüzyılın son çeyreğindeki kurumsal, ekonomik ve ideolojik değişimlerde aramak gerekmektedir.

Tedavinin sigorta şirketleri tarafından metalaştırılması

KDT’nin hızlı yükselişinin altında yatan en önemli etken, Batı ülkelerindeki sağlık endüstrisinde 1970’li ve 1980’li yıllarda gerçekleşen ve Sınırlı Tedaviler Devrimi (Managed Care Revolution; Starr, 1982) olarak bilinen yapısal dönüşümlerdir. Bu sistemde sigorta şirketleri, maliyetleri kontrol altına almak için hastaların hangi tedaviyi, ne kadar süreyle ve hangi yöntemle alacağını önceden belirler ve onaylar. Amaç, gereksiz veya uzun süreli tedavileri engelleyerek harcamaları öngörülebilir kılmaktır. Bu nedenle, bu süreci “sınırlı tedaviler” olarak tanımlamayı daha uygun görüyorum.

Bu dönüşüm öncesinde psikoterapide psikodinamik, psikoanalitik ve varoluşçu hümanist öğretiler ağırlık taşımaktaydı. Bu öğretiler, insanların yaşadıkları acıları bütünsel (holistic) ve gelişimsel yaklaşımlarla, kişinin tüm yaşamı boyunca ele alınmasını öngören bir anlayışı içermekteydi. Seanslar açık uçluydu, tedaviler rutin olarak yıllarca sürmekteydi ve sonuçlar niceliksel değil, yalnızca niteliksel olarak değerlendirilmekteydi.

Bu model, yükselen sigorta endüstrisi ve denetimli sağlık hizmetleri kurumları için önceden kestirilemez ve kontrol edilemez bir ticari risk oluşturmaktaydı. Bu nedenle, sigorta şirketleri ruh sağlığı hizmetlerinin standardize edilmiş, süresi ve maliyeti önceden belirlenen paketler haline getirilmesini talep ettiler. Yani, aynen tıp alanında olduğu gibi, onlara belirli bir tanı, sabit bir tedavi dozu ve bitiş tarihi önceden belirlenmiş bir tedavi süreci gerekmekteydi.

İleri derecede yapılandırılarak standardize edilmiş ve başı sonu belli 8-16 haftalık seanslar içeren KDT, sigorta şirketlerinin bu iştahını en iyi şekilde kabartacak bir yapıya sahipti. Tedavinin bu özelliği sayesinde, aslında insanlarla bir ilişki kurma sanatı olan psikoterapi, sonucu önceden kestirilebilir, standart bir mal haline dönüştürülmüş oldu. Örneğin, panik hastalığı için kullanılan 12 seanslık KDT, önceden belirlenmiş başlangıç ve bitiş tarihi, her seans için belirlenmiş gündemi ve başarısı ölçülebilen haftalık ev ödevleriyle, aynen bir antibiyotik kürü gibi işlev görmekteydi. Sigorta şirketleri KDT’yi tercih ettiler, çünkü bu yaklaşım, onlara ruh sağlığı hizmetlerini sıkı bir şekilde denetleme, mali yükümlülüklerini sınırlama ve sigortalı başına harcamalarını matematiksel olarak önceden kestirebilme olanağını sağlamaktaydı (Kiesler, 1992). Alternatif modeller, daha az etkili oldukları için değil, açık uçlu olmaları, hastalarla iyi ilişki kurmayı önemsemeleri ve standardize edilmemiş olmaları nedeniyle ve dolayısıyla kurumsal muhasebe mantığıyla bağdaşmadıkları için acımasızca dışlandılar.

Büyük ilaç şirketlerinin KDT ile ittifakı

KDT’nin yükselişi, 1990’lı yıllarda psikiyatrideki “biyolojik devrim” ile mükemmel bir uyum içinde gerçekleşti. Bu devrim, modern psikofarmakolojinin hızla yükselişine ve Prozac gibi seçici serotonin geri alım inhibitörlerinin (SSRI’ların) kitlesel pazarlanmasına yol açtı (Healy, 1997). Psikiyatri kurumu o dönemde epistemolojik bir dönüşüm yaşıyordu. Karmaşık insani varoluşsal ve ilişkisel sıkıntılar, artık ayrı birer biyolojik beyin bozukluğu veya tıbbi stabilizasyon gerektiren kimyasal dengesizlikler olarak yeniden sınıflandırılıyordu (Kirk & Kutchins, 1992).

Sıkıntı (anxiety) olgusuna bu şekilde yalnızca tıbbi açıdan bakılması (medicalization), geleneksel konuşma terapileriyle büyük bir sistemik çatışma yarattı. Psikanaliz ya da radikal davranışçılık, semptomları gelişimsel çatışmanın veya çevresel koşullanmanın derin köklü sembolleri olarak görüyor ve biyolojik psikiyatrinin indirgemeci “bozuk beyin” anlatısını açıkça sorguluyordu.

Buna karşılık KDT, ilaç psikiyatri kompleksiyle son derece kârlı, sembiyotik bir ittifak kurdu. KDT, ileri derecede ayrışmış DSM tanı kategorilerini sorgulamadan kabul etti. Bazı psikoterapi ekolleri (örneğin psikanaliz, sistemik terapi veya radikal davranışçılık) bir semptomu, kişinin çevresel koşullarına veya yaşam öyküsüne karşı geliştirdiği derin, anlamlı ve hatta uyum sağlayıcı bir tepki olarak görebilirken, KDT bu semptomu teknik düzeltme gerektiren bir “uyumsuz kognitif mekanizma” veya “bilgi işleme hatası” olarak sınıflandırdı (Ellis, 1962). Bu sayede “Kombine Tedavi” (Combined Treatment) planı doğdu. Bu plan, modern klinik psikiyatrinin altın standart ekonomik itici gücü haline geldi (Klerman ve ark., 1994). Bir hasta, ayrı bir DSM etiketiyle hızla teşhis edilebiliyor, nörokimyasını düzenlemesi için bir psikiyatrist tarafından antidepresan reçetesi veriliyor ve aynı anda, “irrasyonel düşüncelerini” düzeltmesi için kısa süreli bir KDT teknisyenine yönlendirilebiliyordu.

KDT, insan acısının medikalize edilmesine karşı çıkmadı. Tam tersine, kısa süreli, yapılandırılmış ve standart bir tedavi modeli sağlamakla bu süreci meşrulaştırmış oldu. Bu kurumsal uyum, KDT’ye psikiyatri kurumlarının ve ilaç şirketleri tarafından finanse edilen sağlık kurullarının geniş mali, pazarlama ve eğitim fonlama aygıtlarına erişim imkânı verdi. Sonuçta, alternatif paradigmalar, kurumsal yapılardan fiilen dışlanmış oldu.

İdeolojik uyum: Neoliberalizm ve sistemik travmanın bireyselleştirilmesi

Psikoterapi paradigmaları ideolojik bir boşlukta gelişmez. İçinde yeşerdikleri politik ve ekonomik sistemleri kaçınılmaz olarak yansıtır ve güçlendirirler (Foucault, 2008). KDT’nin yirminci yüzyılın sonlarındaki hızlı yükselişi, neoliberal kapitalizmin küresel çapta yükselişiyle doğrudan paralellik gösterir. Neoliberal rejimler, aşırı bireyciliği, deregülasyonu ve sosyal güvenlik ağlarının sistematik erozyonunu savunmaktadır (Harvey, 2005).

Neoliberalizmin temel felsefi aksiyomu şudur: Birey, kendi ekonomik, sosyal ve fiziksel kaderinden tamamen sorumludur. Başarısızlık, yoksulluk veya yerinden edilme, sistemik adaletsizlikler olarak görülmez; bunlar kişisel irade gücü, uyum yeteneği ve insan sermayesini optimize etmedeki başarısızlıklar olarak yorumlanır (Rose, 1999). Geleneksel KDT, bu politik ideolojinin mükemmel bir psikolojik çevirisini sunar.

KDT, bireyin duygusal acısının, maddi koşullar ve sosyoekonomik çevre tarafından değil, kendi içsel kognitif çarpıtmaları ve irrasyonel yorumları tarafından belirlendiğini ileri sürerek, sistemik acıyı etkili bir şekilde içselleştirir ve bireyselleştirir (Smail, 2005). Bu çerçeve, baskı, yoksulluk ve şiddet mağdurlarını yaşadıklarından sorumlu tuttuğu için geniş çapta eleştirilmiştir (Harris, 2002; Dalal, 2019).

Kurumsal işverenler, devletin yardım kurumları ve neoliberal hükümetler için KDT, toplumsal huzursuzlukları yatıştıran ve maliyetleri kısıtlayan bir araç olarak işlev görür. İşinden çıkarılmış bir işçi derin bir depresyonla karşı karşıyaysa, ya da bir kişi sistemik ekonomik istikrarsızlık nedeniyle kronik anksiyete yaşıyorsa, KDT ona yorumlarını yeniden gözden geçirerek (“cognitive reframing”) bu durumu bir felaket olarak görmemesini (“catastrophizing”) ve davranışsal olarak statükoya uyum sağlamasını öğütler. Sistemden kaynaklanan acıyı kişisel bir bilgi işleme (“information processing”) hatası olarak ele alan KDT, böylece sosyo‑politik sistemi eleştiriden korur ve iyi olmanın (well-being) tüm sorumluluğunu yalnızca bireyin omuzlarına yükler.

Akademik yayın fabrikası: Onaylama yanlılığı ve metodolojik sağlamlık yanılsaması

KDT’nin kurumsal tekelini ayakta tutan bir diğer etken, modern üniversite sisteminin ve akademik yayın kurullarının yapısal özellikleridir. Bu kurumlarda sıklıkla yapılan hata bir tedavinin kolaylıkla yapılandırılarak standardize edilebilir olmasının illa da o tedavinin etkili olduğu anlamına gelmediği gerçeğinin gözden kaçırılmasıdır (onaylama yanlılığı; confirmation bias; Wampold ve ark., 2017). KDT’nin diğer terapilerden üstün olmadığına dair kanıtlar varken, sadece KDT’nin olumlu etkilerini gösteren çalışmaların yapılması ve yayınlanması, sistematik bir yanlılığa yol açmıştır. Bu yanlılık, bu çalışmalara yönelik “metodolojik sağlamlık yanılsamasını” (illusion of rigor) da beraberinde getirmiştir. Çok sayıda çalışma yapıldığı için kullanılan metodolojilerin sağlam olduğu ve sonuçların güvenilir olduğu sanılmıştır. Oysa asıl sorun hangi soruların sorulduğu ve hangi sonuçların rapor edildiğidir.

İleri derecede yapılandırılmış ve kısa süreli olması ve tedavi sonucunun belirli semptom listelerine (örneğin, Beck Depresyon Envanteri) dayanarak değerlendirilmesi nedeniyle KDT Batı ülkelerinin mevcut üniversite ekosistemlerine son derece uygun düşmüştür. Bu ülkelerde bir lisansüstü öğrencinin veya üniversite araştırmacısının 12 haftalık bir tedavi için küçük bir fon bulması, homojen bir hasta örneği seçmesi, tedavi seanslarını mekanik olarak uygulayabilmeleri için lisans araştırma asistanlarını eğitmesi, tedavi öncesi ve sonrası ölçekleri uygulaması ve çalışma sonunda standart doğrusal (linear) istatistiksel denklemleri kullanarak sonuç analizlerini yapması son derecede kolaydır.

Bu yapı, akademik yayıncılığın hızlı, otomatik bir montaj hattına dönüşmesine olanak tanır. Sonuç olarak, KDT yayınlarının salt hacmi, diğer tüm modalitelere kıyasla katlanarak artmıştır. Küresel halk sağlığı kurumları (örneğin Birleşik Krallık’taki NICE kılavuzları), toplam yayın hacmi metriklerine göre hareket eder. Söz konusu özellikleri ile, KDT kaçınılmaz olarak “en kanıta dayalı” terapi olarak taçlandırılmıştır. Bir başka deyişle, nicelik, nitelikle karıştırılarak KDT’nin ampirik olarak üstün bir tedavi olduğu yanılsamasına yol açılmıştır. Bu yanılsama sayesinde KDT’nin araştırma fonlarının, akademik kürsülerin ve klinik kılavuzların büyük çoğunluğunu kazanmaya devam etmesi şeklinde kendi kendini besleyen bir döngü ortaya çıkmıştır ve bu döngü halen de devam etmektedir.

Eksik olan ne? Doğal iyileşme ve kontrol olgularının ihmali

KDT araştırma gündeminde dikkat çekici bir şekilde eksik olan şey, doğal iyileşme (natural recovery) olgusuyla ciddi bir şekilde ilgilenilmemesidir. Oysa anksiyete, depresyon ve travmayla ilişkili durumlar da dahil olmak üzere yaygın psikolojik sorunları olan bireylerin önemli bir kısmı, herhangi bir dış müdahale olmaksızın kendiliğinden iyileşmektedir. Doğal iyileşme süreci tipik olarak kişinin anksiyete veya korku uyaranlarının üzerine giderek (self‑directed exposure) bu uyaranlar üzerinde kontrol duygusunu yeniden kazanmasını içerir (Başoğlu ve ark., 2011). Buna karşılık KDT, bu doğuştan gelen, evrimsel olarak korunmuş bu sürecin yerine, genellikle sonuca çok az katkıda bulunan, emek yoğun bir kognitif müdahale koyar. Tedavi “davranışsal deneyler” (behavioral experiments) şeklinde kısmen bu süreci içerse de, bunun amacı daha çok yine “yanlış” düşüncelerin değişmesini sağlayarak anksiyete veya korkuyu azaltmaktır. Bu sürece “deney” adı verilmesinin altında yatan düşünce budur.

Dahası, KDT’nin kognisyonlar üzerinde yoğunlaşmaktaki ısrarı, etoloji ve evrimsel psikoloji alanlarından gelen geniş bir literatürü görmezden gelmesi anlamına gelmektedir. Bu literatür, kaçınma davranışlarının rasyonel olarak değerlendirme yoluyla değil, doğrudan eylem yoluyla ortadan kalktığını göstermektedir (Kavaliers & Choleris, 2001; Lima, 1998). Nitekim, kognitif yapılandırma olmaksızın tamamen davranışsal aktivasyona veya korkunun üstüne gitmeye (exposure) odaklanan tedavilerin, anksiyete ve travmayla ilişkili bozukluklar için eşit derecede etkili, hatta daha etkili olduğu gösterilmiştir (Foa ve ark., 1999; Livanou ve ark., 2002). Bu bulgular, giderek artan sayıda araştırmacının “KDT’nin kognitif bileşeni, davranışsal değişimin geriye yönelik bir mantığa büründürülmesinden (post‑hoc rationalization) başka bir şey midir?” sorusunu sormasına yol açmıştır (Longmore & Worrell, 2007; Teachman ve ark., 2019).

Anksiyeteyi azaltmaya yönelik girişimlerin politik ekonomisi

Anksiyete azaltımının tedavide ana amaç olarak gözetilmesi, Batı kültürlerinde baskın olan püriten bir zihniyeti yansıtır. Bu anlayışa göre anksiyete, ‘mutluluğa’ ulaşmak için ortadan kaldırılması gereken bir duygudur. Bu bakış açısı, Batı ruh sağlığı sistemlerine derinlemesine işlemiş, milyarlarca dolarlık bir ilaç endüstrisini ve dayanıklılık (resilience) inşa etmek yerine anksiyeteyi azaltmaya öncelik veren sayısız psikoterapi ekolünü beslemiştir. Anksiyetenin azalması, illa da dayanıklılığın artması anlamına gelmez. Dahası, toplumda anksiyeteyi azaltmaya yönelik girişimler anksiyetenin potansiyel olarak dönüştürücü doğasını kontrol altında tutarak belirli bir toplumsal düzenin korunmasına yardımcı olmak şeklinde sessiz bir politik işlev de görebilir. Tarihsel olarak anksiyete veya korku, önemli sosyal ve politik reformların ve kimi zaman radikal dönüşümlerin bir katalizörü olmuştur. Aynı zamanda, yönetici elitler tarafından toplumları kontrol altına almak için bir araç olarak da kullanılmıştır.

Çağdaş Batı toplumlarında anksiyolitiklerin yaygın olarak kullanılması, toplumsal etkileri itibariyle 19. yüzyıl Çin’indeki afyonun işlevine paralellik gösterir. O dönemin emperyal güçleri tarafından kısmen ekonomik nedenlerle, kısmen de toplumdaki sıkıntıyı yatıştırarak kolektif eylem olasılığını azaltmak ve statükoyu korumak amacıyla bol miktarda afyonun Çin’e girmesi sağlanmıştır (Robin, 2004; Horwitz & Wakefield, 2007). Her ne kadar kimyasal bir madde içermeseler de, KDT gibi anksiyeteyi azalmayı amaçlayan psikoterapilerin, özellikle Batı toplumlarında, benzer sosyal ve politik etkileri olduğu ileri sürülebilir. KDT’nin afyondan veya anksiyolitiklerden en önemli farkı, tedavide anksiyeteyi kalıcı olarak azaltmayı amaçlamasıdır.

Öte yandan, kognitif uyum dayatmayan, kontrol duygusu ve dayanıklılık kazandıran bir terapi, uyumdan ziyade kurtuluşun bir aracı haline gelebilir. Anksiyeteyi azaltmayı amaçlayan terapiler bu özellikleri kazandırmıyorsa, o zaman kökten farklı bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Sonraki bölümde böyle bir yaklaşım sunulmaktadır.

Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi: Kuramsal temel ve ayırt edici özellikler

Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi (Control‑Focused Behavioral Treatment veya kısaca CFBT), anksiyetenin öğrenme teorisine dayanan sağlam bir kuramsal temele oturur. Bu teoriye göre travmatik stres tepkilerinin birincil nedeni, öngörülemeyen ve kontrol edilemeyen stresörlere maruz kalmaktır (Başoğlu & Mineka, 1992). Araştırmalar, bir stresörün ne kadar şiddetli olduğundan çok, ne kadar öngörülemez ve kontrol edilemez olduğunun en derin davranışsal ve nörokimyasal değişikliklere yol açtığını tutarlı bir şekilde göstermiştir. Bu nedenle tedavinin odak noktası, anksiyete uyaranının kontrol edilebilirliğini (veya kontrol edilebilirlik algısını) yeniden sağlamak olmalıdır.

CFBT, anksiyete ve korku üzerindeki kontrol duygusunu artırmak üzere tasarlanmıştır; bu kapasiteye “psikolojik dayanıklılık” (resilience) adı verilmektedir. Dayanıklılık, “kognitif ve/veya davranışsal stratejiler kullanarak anksiyete yaratan olayı veya tehditi önleyebilmek ya da eğer önlenemiyorsa, kendini zararlı etkilerinden korumak için gerekli adımları atabilmek, anksiyeteyi kontrol altına almak için etkili stratejiler kullanabilmek veya kontrolü kaybetmeden anksiyeteye dayanabilmek veya tahammül edebilmek” olarak tanımlanmaktadır (Başoğlu & Mineka, 1992). Bu tanım, işkence mağdurlarıyla yapılan çalışmalarda doğrulanmıştır. Bu çalışmalarda, politik davaya bağlılık, işkence konusunda önceden bilgi sahibi olma ve geçmişte stoacı eğitim almış olma gibi özelliklerle ölçülen “psikolojik olarak hazırlıklı olma” (psychological preparedness) durumu, şiddetli işkenceye rağmen düşük Travma Sonrası Stres Hastalığı oranlarının en güçlü belirleyicisi olarak ortaya çıkmıştır (Başoğlu ve ark., 1997).

CFBT, yalnızca kaçınma davranışlarına odaklanır. Sadece doğal ortamlarda (in‑vivo) korkunun üstüne gitme (exposure) yöntemini kullanır. Tedavide kognitif yapılandırma, anksiyete uyaranlarını zihinde canlandırma (imaginal exposure), gevşeme egzersizleri veya başka herhangi bir anksiyete azaltma tekniğine yer verilmez. Anksiyete uyaranının üstüne gitmede amaç alışma (habituation) sağlamak değil, kontrol duygusunu artırmaktır. Bu nedenle, sürecin anksiyete azalana kadar devam etmesi gerekmez; kontrol duygusunun gelişmesi yeterlidir.

Çoğu psikoterapinin aksine, CFBT güvenli bir ortam gerektirmez. Devam eden tehditler altında (örneğin, savaş bölgesi, depremlerden sonra aylarca sürebilen artçı sarsıntılar) bile uygulanabilir. Koşulsuz uyaranlara maruz kalmanın kaçınılmaz olduğu (ancak bu ortamların doğrudan hayati bir tehlike oluşturmadığı) durumlarda bu tür deneyimler kişinin dayanıklılığını arttırabilecek fırsatlar olarak değerlendirilebilir. Koşulsuz uyaranların bu açıdan koşullu uyaranlardan (örneğin, travma hatırlatan uyaranlar) daha güçlü etkileri olduğu bilinmektedir. Güvenli ortamlarda ise koşulsuz uyaranlar (örneğin, simüle edilmiş deprem sarsıntıları, travmatik olayın gerçekleştiği ortam veya bu ortamın simüle edilmiş video versiyonu) kullanılabilir. CFBT, kültürlerarası uygulanabilirliği yüksek bir tedavidir. Davranış odaklı yapısı sayesinde düşük eğitim düzeyine sahip bireyler için de uygundur. Bir terapist tarafından verildiğinde tedavi süresi kısadır: çoğu vakada 1-3 seans icinde verilebilir.

Anksiyete uyaranlarının üstüne gitme, CFBT kapsamındaki birçok olası prosedürden sadece bir tanesidir. Gerek anksiyete uyaranları gerekse genelde yaşam üzerinde kişinin kontrol duygusunu etkili bir şekilde artıran her türlü müdahale CFBT’nin şemsiyesi altına girebilir. Bu nedenle CFBT, geleneksel davranış tedavilerinden çok daha geniş bir araç yelpazesine sahiptir ve birleştirici temel kavramı kontrol duygusudur.

Meta‑analitik bir karşılaştırma (bkz. Başoğlu, 2022), CFBT’nin sadece 1‑2 seansta %80‑90 oranında iyileşme sağladığını, buna karşılık KDT ve türevleri de dahil diğer kanıta dayalı tedavilerin 8‑20 seanstan sonra tipik olarak %40‑50 iyileşme sağladığını göstermektedir. Bu bulgular, deprem, savaş ve işkence mağdurlarıyla yapılan randomize kontrollü çalışmalardan ve açık çalışmalardan elde edilmiştir (Başoğlu ve ark., 2003a, 2003b, 2005, 2007; Başoğlu, 2022). Henüz CFBT’nin başka tedavilerle doğrudan başa baş bir karşılaştırması yapılmamıştır. Ancak, iyileşme oranlarındaki farkın büyüklüğü dikkat çekicidir ve klinik olarak anlamlı bir üstünlüğü kuvvetle düşündürmektedir. Çok kısa bir tedavi ile sağlanan bu kadar büyük farklar, sadece hasta popülasyonları, tedavi ortamları veya tedavi öncesi hastalık şiddeti ile açıklanamaz; bu bulgular temelde farklı bir terapötik mekanizmayı yansıtıyor olması üzerinde durulması gereken güçlü bir olasılıktır.

CFBT’nin altında yatan ilkeler aslında yeni değildir. Yüzyıllardır farklı kültürlerde ve kurumlarda benzer ilkeler kullanılmaktadır. Stres yaratan olaylara maruz bırakma yoluyla dayanıklılık inşa etmek, askerlerin ölüm korkusunu yenmek için yapılan eğitimlerde, ABD ordusunun SERE (Hayatta Kalma, Kaçınma, Direnme, Kurtulma) programında, Budist çileci uygulamalarda, Sufi dervişlerinin 40 günlük inzivasında (“çile doldurmak”), tutuklanma ve işkenceyle karşı karşıya kalan politik aktivistlerin psikolojik hazırlık süreçlerinde ve hatta “intihar bombacılarının” eğitiminde gözlemlenebilir (Başoğlu, 2026). Her durumda temel mekanizma aynıdır: Korkulan veya sıkıntı veren durumlarla aşamalı olarak yüzleşmek, bireylere kontrol duygusunu yeniden kazanmayı ve tehlikeye rağmen harekete geçmeyi öğretir. CFBT, bu zamana meydan okuyan uygulamalarda halihazırda var olan süreci sistematik bir tedavi haline getirmektedir. CFBT’nin yukarıda belirtilen güçlü etkileri, insanlardaki evrimsel doğal iyileşme süreçlerini model almasında aranabilir. Bu konu bir başka makalede daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Toplumsal, politik ve felsefi açılardan CFBT

Korkunun politik amaçlar için kullanılması

Sosyal kontrolün en etkili aracı fiziksel güç değil, korkudur. Korku, insanın muhakemesini felç eder, rasyonel karar vermesini engeller ve kişiyi korunmak için otorite figürlerine daha bağımlı hale getirir (Kavaliers & Choleris, 2001). Tarih boyunca korku, toplumsal itaati sağlamada güvenilir bir araç olarak görülmüştür. Nitekim, Machiavelli, prenslere insanlar tarafından sevilmektense kendilerinden korkmalarının daha iyi olduğunu söylemişti. Otoriter rejimler muhalefeti bastırmak ve iktidarı sürdürmek için devlet şiddeti, ekonomik misilleme ve sosyal dışlanma korkularını sistematik olarak beslemişlerdir (Young, 2019). “Korku kültürü” (culture of fear; Furedi, 2005) sadece baskının bir yan ürünü değil, aynı zamanda bir politik teknolojidir.

İktidar perspektifinden bakıldığında anksiyetenin asıl sorunu, insanları rahatsız etmesi değil, kontrol altına alınmamış anksiyetenin kolektif eylem için yakıta dönüşebilmesidir. Çağdaş Batı toplumları, korku teknolojisini daha da geliştirmiştir. Anksiyetenin medikalize edilmesi ve anksiyolitiklerin toplumda yaygın olarak kullanılması kolektif direnci zayıflatmakta ve statükoyu korumaya yardımcı olmaktadır. Tarihsel olarak anksiyete ve korku, toplumsal ilerlemenin itici gücü olmuştur. Ne var ki, kolektif eyleme dönüştüklerinde yerleşik düzenleri tehdit ederler. Bu nedenle, anksiyete azaltımına yönelik her türlü çaba sessiz bir politik işlev görür.

Öğrenilmiş Çaresizlik ve Politik Apati

Korkunun statükoyu koruduğu psikolojik mekanizma, “öğrenilmiş çaresizlik” (learned helplessness) literatüründe iyi bilinmektedir (Seligman, 1975; Maier & Seligman, 1976). Bireyler tekrar tekrar kontrol edemedikleri olaylarla karşılaştıklarında, eylemlerinin sonuçları etkilemediğini öğrenirler. Pasifleşirler, durumlarını değiştirme çabalarını azaltırlar ve daha sonra bu imkan ortaya çıksa bile harekete geçemezler. Bu fenomen laboratuvar deneyleriyle sınırlı değildir; politik alanda da aynen işler. Araştırmalar, çaresizliğin politik apati ile ilişkili olduğunu, vatandaşları kendilerine eziyet eden sistemlere karşı çıkmaya isteksiz hale getirdiğini göstermiştir (Papadatou‑Pastou, 2005). İnsanlar hükümetlerinin yaptıklarını etkileyemeyeceklerini hissettiklerinde, denemeyi bırakırlar. Kolektif travmaya, kronik eşitsizliğe veya devlet baskısına maruz kalmak, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” (collective learned helplessness) adı verilen bir durumu tetikleyerek sosyal hareketleri felç edebileceği ve statükoyu daha da sağlamlaştırabileceği ileri sürülmüştür (Uzbay & Erdoğan, 2025).

Korkuyu yenmek ve kolektif eylem 

Eğer korku ve çaresizlik sosyal kontrolün psikolojik silahlarıysa, bunların üstesinden gelmek direniş için psikolojik ön koşuldur. Baskıcı rejimlerdeki demokratik hareketler üzerine yapılan araştırmalar, muhalefet seferberliğinin gelişmesinde gerekli bir mekanizma olarak “korku azalmasını” (fear abatement) tanımlamıştır (Johnston, 2012). Tunus, Mısır ve Suriye’deki demokrasi hareketlerine ilişkin kayıtlar, kitlesel katılım için bir ön koşul olarak “korkuyu kaybetme” ve “korkunun dağılması” süreçlerini tarif eder.

Fransız Devrimi bu noktada canlı bir tarihsel örnek sunar. 1789’daki “Büyük Korku” (Great Fear) – sözde bir aristokrat komplosu hakkında yayılan bir köylü paniği dalgası – kritik bir katalizördü. Ancak korku tek başına devrim yaratmadı. Belirleyici değişim, sıradan insanların bu korkunun üstesinden gelmeye başladığı anda gerçekleşti: sokaklarda toplandılar, Bastille’i bastılar, Versay’a yürüdüler ve teslim olmayı reddettiler. Dehşete kapılmış tebaadan güçlenmiş yurttaşa geçiş, politik dönüşüm için, tek başına yeterli olmasa da, gerekli bir psikolojik sıçramaydı.

Anksiyete uyaranları üzerinde kontrol algısının yeniden kazanılması, çaresizliğin panzehiridir. Grup temelli kontrol (group‑based control) üzerine yapılan araştırmalar, insanların kişisel kontrol algılarına yönelik bir tehdit hissettiklerinde, onu yeniden sağlamak için aktif olarak arayışa geçtiklerini göstermektedir. Bu amaçla başvurulan güçlü yollardan biri de kolektif eylemdir. Örneğin ekonomik krizler, kişisel kontrolü tehdit eder, ancak bu tehdit sosyal sınıf kimliğine ve protesto davranışına dönüştürülebilir (Fritsche ve ark., 2017).

Önemli bir deneysel çalışma, düşük kişisel kontrole sahip oldukları hatırlatılan kişilerin geleneksel siyasi partileri reddetme eğiliminde olduklarını bulmuştur. Bunun nedeni, bu partilerin gerçek bir kontrol sunmayan (non‑agentic) bir siyasi sistemi temsil ediyor olarak algılanmalarıdır (Fritsche ve ark., 2022). Başka bir deyişle, kontrolü yeniden sağlamak veya tehdit etmek, insanların mevcut siyasi düzeni kabul edip etmemelerini doğrudan etkilemektedir.

Bu süreç doğrusal değildir; daireseldir. Psikolojik güçlenme (empowerment), hem kolektif eylemin bir nedeni hem de bir sonucudur. Topluluk (crowd) davranışı çalışmaları, protesto ve sosyal hareketlere katılımın bireyleri güçlendirdiğini, kontrol algılarını artırdığı ve artan kontrolün daha fazla eylemi beslediği olumlu bir geri bildirim (feedback) döngüsü yarattığını göstermiştir (Drury & Reicher, 1999, 2009). Kampanyacılar devlet güçlerinin gayrimeşru ve ayrım gözetmeksizin hareket ettiğini algıladıklarında, kimlikleri “yasaya saygılı vatandaş”tan “muhalif aktör”e dönüşür ve bu dönüşmüş benlik kavramı çatışmanın sonrasında da kalıcı olarak gelecekteki eylem eğilimlerini etkiler (Drury & Reicher, 2000).

Sosyal değişim, insanların başına gelen bir şey değildir; insanların yaptığı bir şeydir ve bunu yapma kapasitesi, paylaşılan bir kontrol algısına bağlıdır. Grup temelli kontrol teorisi perspektifinden, sosyal değişim, insanların kontrol duygularını sosyal benlikleri – yani kolektif kimlik düzeyinde – yeniden sağlamaları için bir araç olarak hizmet edebilir (Fritsche ve ark., 2025). İnsanlar, kişisel kontrolden yoksun olduklarında, kolektif eylemi bir tür genişletilmiş birincil kontrol olarak kullanarak, grup içi başlatılan değişime desteği artırırlar.

Kontrol kazandırmanın etiği

Bir terapi, bireylerin felç edici korkunun üstesinden gelmesine, kontrol duygusunu yeniden kazanmasına ve böylece kolektif eylem için psikolojik koşulları kolaylaştırmasına yardımcı olabiliyorsa, bu terapi politik olarak tarafsız mıdır? Cevap hayırdır – ancak eleştirmenlerin varsayabileceği gibi bir yanlılık nedeniyle değil. CFBT yönlendiricidir (directive), ancak yönlendirmesi güçlenmeye (empowerment) ve çaresizlikten uzaklaşmaya yöneliktir. Bu yönlendirme, yalnızca ampirik bulgular tarafından değil, aynı zamanda evrensel ahlaki değerler ve uluslararası kabul görmüş temel insan hakları tarafından da belirlenir. Çaresizlik karşısında – özellikle insan zalimliğinin neden olduğu çaresizlik karşısında – tarafsız kalan bir terapi tarafsız değildir; suç ortağıdır.

Terapinin tamamen yönlendirici olmaması gerektiği inancı, evrensel bir etik doğru değil, belirli bir ideolojik duruştur. Sistematik baskı bağlamlarında, korkunun kitleler üzerinde kontrolü sürdürmek için kasıtlı olarak beslendiği durumlarda, kontrolü geri kazandıran bir terapi sadece klinik bir müdahale değildir; insanların özgür olma çabalarıyla bir dayanışma eylemidir. Bu, CFBT’nin herhangi bir belirli politik sonucu önerdiği anlamına gelmez. Hastalara protesto etmelerini, örgütlenmelerini veya isyan etmelerini öğütlemez. Sadece harekete geçme kapasitesini geri verir. İnsanların bu yeti ile ne yaptıkları kendi tercihleridir. Ancak bunu yaparken, evrensel biyolojik korkuyla başa çıkma kapasitesiyle uyumludur – bu kapasite, kullanıldığında bireyleri ve toplulukları güçlendirebilir.

Politik ve felsefi açılardan CFBT ve diğer psikoterapiler

CFBT’nin bu yönelimi, geleneksel KDT ve “üçüncü dalga” türevlerinin altında yatan pragmatist felsefe ile belirgin bir tezat oluşturmaktadır. Başka bir yerde ayrıntılı olarak eleştirildiği gibi (Başoğlu, 2026), bu yaklaşımlar rasyonellerini, bir fikrin doğruluğunun “işe yarayıp yaramadığı” ile ölçüldüğü bir çerçeveden türetirler. KDT’nin dayandığı “kognitif yapılandırma” ve “üçüncü dalga” terapilerin temel aldığı “kabullenme” (acceptance) gibi kavramlar anksiyeteyi azaltmaya yöneliktir. Bu terapiler, bireyleri sıkıntılarının dışsal kaynaklarına meydan okumaktan ziyade statükoya uyum sağlamaya teşvik eder. Eleştirmenler uzun zamandır ana akım terapötik modellerin sistemik sıkıntıyı bireyselleştirdiğini, sorumluluğu sosyal yapılardan uzaklaştıran neoliberal ideolojiyle uyumlu olduğunu savunmuşlardır (Smail, 2005; Dalal, 2019). Psikolojik uygulamaların neoliberal ve neokolonyal bir bakış açısını yaygınlaştırmaktan çıkar sağladığı ve var olan düzenin devamını sağlayan yapıtaşları haline geldiği ileri sürülmüştür (Morrill, 2021). Buna karşılık, CFBT’nin temeli tamamen ampiriktir; öğrenme teorisine ve gözlemlenen doğal iyileşme gerçekliğine dayanır. Korku üzerinde kontrolün sağlanması şeklinde belirlenmiş olan hedefi “seçilmiş bir değer” (“chosen value”) değil, bilimsel olarak belirlenmiş bir hedeftir. İnsan dayanıklılığının ampirik gerçekliğine dayanan bu terapi, korkunun üstesinden gelme yönündeki evrensel biyolojik kapasitesini harekete geçiren bir süreçtir. Bu kapasite, kullanıldığında bireyleri ve toplulukları güçlendirme eğilimi gösterir.

Tüm bu farklılıkların ışığında, CFBT ile geleneksel KDT arasındaki karşıtlık sadece klinik bir fark değildir; aynı zamanda felsefi ve politik bir farktır. Çoğu psikoterapi, insanların içinde bulundukları değişmeyen koşullara rağmen daha iyi hissetmelerini sağlamaya odaklanır. Oysa CFBT, bireylerin kendi yaşamları üzerinde kontrolü yeniden kazanmalarına ve farklı şekilde hareket ederek içinde bulundukları durumla olan ilişkilerini değiştirebilmelerine yardımcı olur. Bu hedef değişikliğinin derin etkileri vardır. Terapinin amacı sadece semptom azaltımıysa, öznel sıkıntıyı hafifleten herhangi bir müdahale, hastayı pasif veya güçsüz bırakıp bırakmadığına bakılmaksızın başarılı sayılır. Ancak eğer amaç, kişinin korkunun üstüne gitmesini, kontrolü eline almasını ve dayanıklılık inşa etmesini sağlamaksa, o zaman başarının ölçüsü sadece semptomlardan kurtulmak değil, kişinin bu eylemleri gerçekten yapabilmesidir. Psikoterapinin amacının bu şekilde yeniden tanımlanması psikanalizden “üçüncü dalga” kognitif terapilere kadar neredeyse tüm diğer ekollerin paylaştığı temel varsayıma ters düşen tartışmasız radikal bir değişimdir. Kuhn’cu terimlerle ifade etmek gerekirse, bu, alanın temel sorularında, hedeflerinde ve temel kavramlarında gerçek bir değişiklik anlamına gelir. Ne var ki, böylesine köklü bir değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği sadece kanıta bağlı değildir. Aynı zamanda, alanın iktidara rahat uyumunu terk edip gerçekten özgürleştirici bir pratiği benimsemeye istekli olup olmamasına da bağlıdır.

Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Çıkarımlar

Batı psikoterapilerinin, özellikle de KDT’nin, gelişmekte olan ülkelere eleştirisiz ihracını sorgulayan ve giderek büyüyen bir eleştirel literatür bulunmaktadır. Akademisyenler, bu uygulamanın genellikle bir tür entelektüel bağımlılık veya neokolonyalizm oluşturduğunu, kolektivist değerler ve yerli şifa gelenekleriyle çatışan bireyci çerçeveleri dayattığını savunmaktadır (Pacini & Shrestha, 2024; Bedi, 2025).

1999 depremlerinden sonra Türkiye’de bizzat gözlemlediğimiz gibi, Batı kaynaklı müdahalelerin eleştirisiz kabulü, gelişmekte olan ülkelerde yaygın bir sorundur. Bu durum, çoğu zaman Batı’dan gelen her şeyi “iyi” olarak görme kültürel eğilimini yansıtır. Örneğin, psikolojik travma sonrası müdahale (debriefing), etkisizliği ve hatta potansiyel zararı kanıtlanmış olmasına rağmen yaygın olarak kullanılmıştır (Bisson ve ark., 1997; Hobbs ve ark., 1996). Depremzedeler bu tür uygulamalara, “Yaralarımızı açtılar ve kapatmadan gittiler” diyerek öfke ifade etmişlerdir (Başoğlu ve ark., 2011). Gelişmekte olan ülkelerdeki ruh sağlığı profesyonelleri, felaket bölgelerine koşan Batılı “travma uzmanlarının” genellikle büyük ölçekli kitlesel felaketler konusunda sınırlı deneyime sahip olduklarını bilmelidirler (Başoğlu ve ark., 2011). Saygın uluslararası kuruluşlar tarafından yönlendirilenler de dahil olmak üzere birçok psikososyal yardım projesi, sağlam bir teorik temelden ve sonuç değerlendirmesinden yoksundur.

Bu deneyimler, Batı psikoterapilerinin eleştirisiz ithalinin sadece bir kültürel duyarsızlık meselesi olmadığını, aktif zarara neden olabileceğini göstermektedir. Örneğin, Endonezya’da “irrasyonel” inançlara doğrudan karşı çıkılması, insanların terapiden kopmasına yol açmaktadır (Menaldi, 2025). Benzer bir şekilde, İsveç’te, Arapça konuşan gençlere yönelik kültürel olarak uyarlanmış internet tabanlı bir KDT çalışmasında, katılımcıların tedaviyi bırakma oranı o kadar yüksek ve uygulanabilirlik o kadar düşüktü ki araştırmacılar nicel bir etkililik analizi yapma olanağı bulamadılar (Lindner ve ark., 2023). Bu eleştiriler, Batı tedavi protokollerini dayatmaktansa, yerel uygulamalara dayanarak ruh sağlığını dekolonize etmeye (kolonyel etkilerden kurtulmaya) çağrıda bulunmaktadır.

CFBT, gelişmekte olan ülkelerin gerçeklerine benzersiz şekilde uygun olan kökten farklı bir model sunmaktadır. Deprem mağdurlarıyla yapılan randomize kontrollü bir çalışmadan elde edilen veriler, daha düşük eğitim seviyesine sahip bireylerin tedaviden daha yüksek eğitimlilere göre daha fazla iyileşme gösterdiğini ortaya koymuştur (Başoğlu ve ark., 2005). Bu durum, CFBT’nin kolay anlaşılabilir olmasının, geleneksel kognitif terapileri takip etmekte zorlanan popülasyonlar için onu daha etkili kıldığını düşündürmektedir. 2015 Nepal depreminden sonraki saha deneyimi bunu desteklemektedir: Uzman olmayan yerel gönüllüleri eğiterek grup temelli bir CFBT versiyonunu uygulayan bir fizibilite çalışması, yaklaşımın bir başka tedaviye (Narrative Exposure Therapy) kıyasla “daha kabul edilebilir ve uygun maliyetli” olduğunu ve depremzedelerin tedavinin kolay anlaşılabilir olmasını ve pratikliğini takdir ettiğini bulmuştur (Jha ve ark., 2017). Dahası, CFBT, minimum eğitimli toplum sağlığı çalışanları veya kendi kendine yardım formatları aracılığıyla, pahalı, Batı tarzı profesyonel altyapılara ihtiyaç duymadan uygulanabilir. Bu anlamda CFBT, koloniyel etkilerden ari yapısıyla ve toplulukları güçlendiren özellikleriyle Batı tedavi protokollerine pratik, kanıta dayalı bir alternatif sunmaktadır.

Neden sadece kanıt yeterli değil?: Değişimin önündeki yapısal engeller

Yukarıda incelenen kanıtlar ışığında, makul bir soru sorulabilir: CFBT bu kadar sağduyuya dayanan ve etkili bir yaklaşım ise, neden bugüne kadar ruh sağlığı hizmetlerini dönüştürüp psikoterapide egemen bir tedavi modeli olmadı? Özellikle bu yaklaşımdan ilham alan ve kariyerlerini buna adamayı düşünen genç klinisyenler ve araştırmacılar tarafından bana zaman zaman bu soru yöneltilmektedir. Dürüstlük, bu soruya doğru bir yanıt gerektirir. Engeller bilimsel değildir; veriler herkesin kolaylıkla anlayabileceği kadar açıktır. Engeller yapısal, ekonomik ve ideolojik niteliktedir. Bunlar, en başta KDT’nin hegemonyasını üreten aynı güçlerdir ve şimdi mevcut düzeni tehdit eden herhangi bir paradigmaya direnmektedirler. Bu engelleri adlandırmak karamsarlık değil, değişimin bir faili olmak isteyen ve hayal kırıklığının kurbanı olmak istemeyen herkes için gerekli bir gerçeklik kontrolüdür.

Statükoyu korumakla sağlanan finansal çıkarlar

Anksiyete ve depresyon tedavilerine yönelik küresel pazarın yılda 150 milyar doların üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu pazara SSRI’lar, benzodiazepinler ve yeni nesil psikiyatrik ilaçlarla hakim olan ilaç devleri, sürekli ilaç kullanımını gerektiren bir hasta popülasyonunu sürdürmekten büyük çıkar sağlamaktadır. Oysa 1-2 seansta iyileşme sağlayan, ilaçsız ve etkili bir müdahale, bu şirketler için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır. İlaç şirketleri, kendi çıkarlarına uymayan kanıtları bastıracak, görmezden gelecek veya marjinalleştirecek kaynaklara sahiptir ve bunu yapma konusunda uzun bir geçmişe sahiptirler (Healy, 1997; Horwitz & Wakefield, 2007). Ancak ilaç şirketlerinin etkisi bazı durumlarda daha zayıftır. Örneğin, kâr marjının düşük olduğu, kaynakların kısıtlı olduğu bölgelerde bu etki azalır. Ayrıca, tedavinin kendi kendine yardım yoluyla yaygınlaştırıldığı durumlarda da etkileri sınırlıdır; çünkü bu yöntem, reçete yazma sürecini tamamen devre dışı bırakır.

Eski paradigma üzerine inşa edilmiş akademik ve profesyonel altyapı

Onlarca yıl süren kurumsal destek, KDT’yi küresel bir “altın standart” haline getirmiştir. Bu destek, üniversite müfredatlarını, sigorta geri ödeme listelerini ve klinik kılavuzları şekillendirmiştir. Binlerce akademik pozisyon, eğitim programı ve araştırma kariyeri, kognitif‑davranışçı paradigma üzerine inşa edilmiştir. Bu altyapının büyük bir kısmını geçersiz kılan bir terapi, köklü profesyonel çıkarları doğrudan tehdit etmektedir.

Bir analizde belirtildiği gibi, “meslek loncası çıkarları, teorik kabilecilik, kurumsal rekabetler ve ekonomik teşvikler” terapötik entegrasyon çabalarını defalarca baltalamıştır (Psychiatric Times, 2026). Karar verme gücünü değiştiren ve profesyonel kimliği tehdit eden bir yenilik, güçlü bir dirençle karşılaşır. Bu direnç çoğu zaman kimlik değişimi korkusuna ve mevcut rolleri koruma ihtiyacına dayanır (Oss, 2025). Ne var ki, akademik ve profesyonel direniş, en çok yüksek gelirli ülkelerde etkilidir. Dünyanın geri kalanında, özellikle eğitimli profesyonellerin kıt olduğu yerlerde, bu tür bir direnç çok daha az belirleyicidir.

Standardize edilerek protokolleştirilmiş tedavilerin ekonomik modeli

Ruh sağlığı hizmeti pazarı, yılda 134 milyar doların üzerinde değerlenmekte olup, iş modeli 8-20 seans gerektiren protokolleştirilmiş (manualized) tedavilere dayanmaktadır. Bu yapı, terapistlere, yayıncılara ve sigorta şirketlerine istikrarlı bir gelir akışı sağlar. Ayrıca, standartlaştırılmış, izlenebilir ve faturalandırılabilir müdahaleler gerektiren sistemlere de mükemmel uyum sağlar.

CFBT ise 1-3 seansta yüksek iyileşme oranlarına ulaşmakta ve kendi kendine yardım yoluyla iletilmeye son derece uygundur. Bu özellikleriyle, mevcut ekonomik modelin temelini doğrudan sarsmaktadır. Sigorta şirketlerinin, hastane sistemlerinin ve özel pratisyenlerin, hasta başına faturalandırılabilir seans sayısını büyük ölçüde azaltacak bir tedaviyi benimsemek için hiçbir mali teşvikleri yoktur. Ancak bu model, tedavi sigorta sistemi dışında sunulduğunda geçersiz hale gelir. Örneğin, sivil toplum kuruluşları, toplum sağlığı çalışanları veya hastaların kendi kendine yardım materyallerini kullanması gibi durumlarda, ekonomik modelin baskısı ortadan kalkar.

Statüko kaynaklı engeller

Finansal ve kurumsal engellerin ötesinde daha derin bir engel daha vardır. CFBT, bireysel kontrolü ve dayanıklılığı artırarak, korkuya dayalı toplumsal kontrolün etkinliğini azaltma potansiyeline sahiptir. Korkunun toplumsal muhalefeti bastırmak ve iktidarı sürdürmek için kullanıldığı bir düzenden yararlanan kesimler, insanları adaletsizliğe karşı çıkabilmek ve kolektif olarak hareket edebilmek için gerekli psikolojik araçları sağlama potansiyeli taşıyan bir yaklaşıma direneceklerdir. İşte bu nedenledir ki, takipçileri arasında umut ve cesaret aşılama kapasitesine sahip karizmatik kurtuluş liderleri, baskıcı rejimlerde yönetici elitler tarafından en çok korkulan kişilerdir. Bu belki de açıkça adlandırılması en zor engeldir, ancak aynı zamanda CFBT’nin temel ilkelerinin dönüştürücü potansiyeline en açık şekilde işaret eden engeldir.

Pratik uygulama engelleri

Anksiyete uyaranlarının üstüne gitmeye dayalı tedavilerin yaygınlaştırılması üzerine yapılan araştırmalar, uygulayıcı düzeyinde bazı kalıcı engeller olduğunu göstermektedir. Bunlar arasında tedaviye ilişkin olumsuz inançlar, terapistlerin yaşadığı sıkıntı, sınırlı eğitim ve hastaların tedaviyi bırakmasına ilişkin endişeler sayılabilir (Pittig ve ark., 2018). Yerleşik tedavilerde bile yayılım yavaş olmuştur. CFBT, büyük fon kuruluşlarının kurumsal desteğine, profesyonel loncaların onayına ve geniş bir yayınlanmış çalışma literatürüne sahip değildir. Dolayısıyla, CFBT gibi yeni bir tedavi için bu engeller daha da büyüktür. Ne var ki, CFBT’nin kendi kendine yardım (self‑help) ilkeleriyle geniş kitlelere iletilebilme özelliği bu sorunlara bir çözüm sunmaktadır. Hastaların basit, sezgisel bir talimat setini takip etmek için yüksek düzeyde eğitimli bir terapiste ihtiyaçları yoktur. Dahası, terapistler tarafından uygulandığında bile, CFBT’nin uygulama prosedürleri geleneksel davranış tedavilerininkilerden oldukça farklıdır. Bu farklılıklar, yukarıda sıralanan sorunları büyük ölçüde önler veya en aza indirir.

CFBT’nin geleceği

CFBT hakkında tüm bunları söyledikten sonra, daha iyimser bir not eklemeliyim. CFBT’nin gelecekte karşılaşacağı engeller karşısında hafife alınmaması gereken bir güç vardır. Anksiyete, depresyon ve travma ile ilişkili hastalıkların küresel yükü çok büyüktür. Bu acıları çeken yüz milyonlarca insanın etkili, erişilebilir ve ekonomik tedavilere olan talebi tarihte hiç bu kadar büyük olmamıştır. CFBT bu derecede büyük bir ihtiyacı karşılayabilecek özelliklere sahiptir. Birincisi, geliştirdiğimiz iletim modelinin bir parçası olarak uygulandığında, terapist zamanının tahmini maliyeti vaka başına yarım ABD dolarından daha azdır. Daha da önemlisi, tedavi kitle iletişim araçları, internet ve sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere hiçbir maliyet olmaksızın iletilebilir. Bu nedenle, CFBT halen zorlu engellerle karşı karşıya olsa da, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın ihtiyaçlarını karşılamadaki potansiyeli sonsuza kadar göz ardı edilemez. Mevcut sistemlerin küresel ruh sağlığı ihtiyaçlarını karşılamadaki başarısızlığı, kitlelerden artarak gelen talep ve tedaviyi geleneksel kanallar dışında yayabilme imkanı, farklı bir geleceğe işaret etmektedir. Halen alternatifi olmayan bu tedavi modeli eninde sonunda yerleşik kurumların baskısını aşacaktır.

Bu aşamada, daha kişisel bir not olarak söyleyebilirim ki, bu tedaviyi geliştirmek için onlarca yıl harcadım ve yol boyunca gerçekten de birçok engelle karşılaştım. Ama hiç pişman değilim. Çalışmalarımın sonuçlarının dirençle karşılaşacağını bilerek bu yolu seçtim. Bilim tarihi, gerçeklerin eninde sonunda tüm engelleri aştığını gösteren hikayelerle doludur. Bu sadece bir zaman meselesidir. Tüm bu zorluklara rağmen, CFBT’yi buraya kadar getirmeyi başardım, ancak açıkçası işin henüz tamamlanmış olduğu söylenemez. Öncelikle, tedaviyi olağan, günlük anksiyete ve stres sorunlarına uyarlayarak, yarar sağlayabileceği sorun alanlarını genişletmek için hâlâ birçok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Sonuç: Bekleyen sessiz bir dönüşüm

Klinik psikolojinin geçmişine damgasını vuran kurumsal pazarlama, kurum ittifakları ve toplumsal‑politik yararcılık bir kenara bırakıldığında, KDT’nin psikoterapinin nihai bilimsel evrim aşaması olmadığı anlaşılır. Başka yerde ayrıntılı olarak ele alınan klinik eleştirinin de desteklediği bu sonuç (Başoğlu, 2026), KDT’nin aslında son derece kârlı, politik açıdan uygun düşen bir tarihsel uzlaşma olduğunu gösterir. Bu uzlaşma sonucunda, hayvanlardaki öğrenme süreçlerinin, subkortikal nörobiyolojinin ve evrimsel doğal iyileşme mekanizmalarının ham biyolojik gerçekliği rafa kaldırılmış, bunun karşılığında sigorta şirketlerinin, ilaç kurullarının ve üniversite yayın fabrikalarının kolayca metalaştırabileceği entelektüelleştirilmiş bir ürün piyasaya sürülmüştür. Gerçek alternatif – son 30 yılda geliştirilmiş ve ampirik olarak doğrulanmış – Kontrol Odaklı Davranışçı Tedavi’dir. Bu yaklaşım kognitif aracıyı ortadan kaldırır, hastanın öz değişim kapasitesine saygı duyar ve insan onuru ile özgürlük değerleriyle uyum içindedir.

CFBT’nin geleceğe yolculuğu pürüzsüz bir yükseliş olmayacaktır. Muhtemelen sessiz, ısrarlı ve kademeli bir hareket olacaktır. Mevcut güçler onu memnuniyetle karşıladığı için değil, çaresizce iyileşmeye ihtiyaç duyan bir dünyaya etkili ve sağduyulu bir çözüm sunduğu ve geleneksel kurumsal kanalların dışında sunulabileceği için büyüyecektir. Nihai etkisi, mevcut dünya düzeninin kurumlarının onayıyla değil, onu yaymayı seçenlerin cesareti ve iyileştirdiği hayatlarla belirlenecektir.

Kaynaklar

Baardseth, T. P., Goldberg, S. B., Pace, B. T., & Minami, T. (2018). A meta‑analysis of cognitive‑behavioural therapy for anxiety disorders: Relative efficacy and comparisons with other therapies. Clinical Psychology Review, 60, 1–12.

Başoğlu, M. (2022). Control‑Focused Behavioral Treatment: A brief intervention for survivors of war and torture. Torture, 32(1-2), 251-263.

Başoğlu, M. (2026). A critical look at cognitive behavioral therapy and its “third wave” derivatives. DABATEM. https://dabatem.org/a-critical-look-at-cognitive-behavioral-therapy-and-its-third-wave-derivatives/

Başoğlu, M., Livanou, M., & Şalcıoğlu, E. (2003a). A brief behavioural treatment of chronic post‑traumatic stress disorder in earthquake survivors: Results from an open clinical trial. Psychological Medicine, 33(4), 647-654.

Başoğlu, M., Livanou, M., & Şalcıoğlu, E. (2003b). A single session with an earthquake simulator for traumatic stress in earthquake survivors. American Journal of Psychiatry, 160(4), 788-790.

Başoğlu, M., Livanou, M., & Şalcıoğlu, E. (2011). A mental healthcare model for mass trauma survivors: Control‑Focused Behavioral Treatment of earthquake, war, and torture trauma. Cambridge University Press.

Başoğlu, M., & Mineka, S. (1992). The role of uncontrollable and unpredictable stress in post‑traumatic stress responses in torture survivors. In M. Başoğlu (Ed.), Torture and its consequences: Current treatment approaches (pp. 123-145). Cambridge University Press.

Başoğlu, M., Mineka, S., Paker, M., Aker, T., Livanou, M., & Gök, S. (1997). Psychological preparedness for trauma as a protective factor in survivors of torture. Psychological Medicine, 27(6), 1421-1433.

Başoğlu, M., & Şalcıoğlu, E. (2011). A mental healthcare model for mass trauma survivors. In A mental healthcare model for mass trauma survivors (pp. 1‑25). Cambridge University Press.

Başoğlu, M., Şalcıoğlu, E., Livanou, M., Kalender, D., & Acar, G. (2005). Single‑session behavioral treatment of earthquake‑related posttraumatic stress disorder: A randomized waiting list controlled trial. Journal of Traumatic Stress, 18(1), 1-11.

Başoğlu, M., Şalcıoğlu, E., & Livanou, M. (2007). A randomized controlled study of single‑session behavioural treatment of earthquake‑related post‑traumatic stress disorder using an earthquake simulator. Psychological Medicine, 37(2), 203-213.

Beck, A. T. (1976). Cognitive Therapy and the Emotional Disorders. International Universities Press.

Bedi, R. P. (2025). The implicit ideology of Western superiority: culturally adapted psychotherapy as a colonial practice. European Journal of Psychotherapy & Counselling. Advance online publication.

Bisson, J. I., Jenkins, P. L., Alexander, J., & Bannister, C. (1997). Randomised controlled trial of psychological debriefing for victims of acute burn trauma. British Journal of Psychiatry, 171(1), 78-81.

Carlier, I. V. E., Voerman, A. E., & Gersons, B. P. R. (2000). The influence of occupational debriefing on posttraumatic stress symptomatology in traumatized police officers. British Journal of Medical Psychology, 73, 87–98.

Conlon, L., Fahy, T. J., & Conroy, R. (1999). PTSD in ambulant RTA victims: a randomized controlled trial of debriefing. Journal of Psychosomatic Research, 46(1), 37-44.

Dalal, F. (2019). CBT: The Cognitive Behavioural Tsunami. Managerialism, politics and the corruptions of science. Routledge.

Drury, J., & Reicher, S. (1999). The intergroup dynamics of collective empowerment: Substantiating the social identity model of crowd behavior. Group Processes & Intergroup Relations, 2(4), 381–402.

Drury, J., & Reicher, S. (2000). Collective action and psychological change: The emergence of new social identities. British Journal of Social Psychology, 39(4), 579‑604.

Drury, J., & Reicher, S. (2009). Collective psychological empowerment as a model of social change: Researching crowds and power. Journal of Social Issues, 65(4), 707-725.

Ellis, A. (1962). Reason and Emotion in Psychotherapy. Lyle Stuart.

Foa, E. B., Dancu, C. V., Hembree, E. A., Jaycox, L. H., Meadows, E. A., & Street, G. P. (1999). A comparison of exposure therapy, stress inoculation training, and their combination for reducing posttraumatic stress disorder in female assault victims. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 67, 194-200.

Foucault, M. (2008). The Birth of Biopolitics: Lectures at the Collège de France, 1978–1979. Palgrave Macmillan.

Fritsche, I., Barth, M., Jugert, P., Masson, T., & Reese, G. (2017). The Great Recession and group‑based control: Converting personal helplessness into social class in‑group trust and collective action. Journal of Social Issues, 73(1), 117-137.

Fritsche, I., Rodríguez-López, Á., de Lemus, S., Bukowski, M., & Potoczek, A. (2022). Political change as group‑based control: Threat to personal control reduces the support for traditional political parties. PLoS ONE, 17(12), e0278743.

Fritsche, I., Masson, T., & Moya, M. (2025). Group‑based control and social change: A longitudinal study. Journal of Social and Political Psychology, 13(1), 45‑62.

Furedi, F. (2005). Culture of fear: Risk‑taking and the morality of low expectation (rev. ed.). Continuum.

Ganesan, M. (2006). Psychosocial response to disasters – some concerns. International Review of Psychiatry, 18(3), 241-247.

Grob, G. N. (1994). The Mad Among Us: A History of the Care of America’s Mentally Ill. Free Press.

Harris, L. (2002). Insurrectionist ethics: Advocacy, moral psychology, and pragmatism. In J. Howie (Ed.), Ethical issues for a new millennium (pp. 193-210). Southern Illinois University Press.

Harvey, D. (2005). A Brief History of Neoliberalism. Oxford University Press.

Healy, D. (1997). The Anti‑Depressant Era. Harvard University Press.

Hobbs, M., Mayou, R., Harrison, B., & Worlock, P. (1996). A randomised controlled trial of psychological debriefing for victims of road traffic accidents. British Medical Journal, 313(7070), 1438-1439.

Horwitz, A. V., & Wakefield, J. C. (2007). The Loss of Sadness: How Psychiatry Transformed Normal Sorrow into Depressive Disorder. Oxford University Press.

Jha, A., Shakya, S., Zang, Y., et al. (2017). Identification and treatment of Nepal 2015 earthquake survivors with posttraumatic stress disorder by nonspecialist volunteers: an exploratory cross‑sectional study. Indian Journal of Psychiatry, 59(3), 320-327.

Johnston, H. (2012). State violence and oppositional mobilization in authoritarian regimes. In K. T. Leicht & J. C. Jenkins (Eds.), Handbook of politics: State and civil society in global perspective (pp. 321-340). Springer.

Kavaliers, M., & Choleris, E. (2001). Antipredator responses and defensive behavior: Ecological and ethological approaches for the neurosciences. Neuroscience and Biobehavioral Reviews, 25, 577-586.

Kiesler, C. A. (1992). US mental health policy: Doomed to fail. American Psychologist, 47(9), 1077-1082.

Kirk, S. A., & Kutchins, H. (1992). The Selling of DSM: The Rhetoric of Science in Psychiatry. Aldine de Gruyter.

Klerman, G. L., Weissman, M. M., Markowitz, J. C., Glick, I. D., Wilner, P. J., Mason, B., & Shear, M. K. (1994). Medication and psychotherapy. In A. E. Bergin & S. L. Garfield (Eds.), Handbook of Psychotherapy and Behavior Change (4th ed., pp. 734-782). John Wiley & Sons.

Kohrt, B. A., et al. (2017). Psychological treatments for the world: lessons from low‑ and middle‑income countries. Annual Review of Clinical Psychology, 13, 149-181.

Kuhn, T. S. (1962). The Structure of Scientific Revolutions. University of Chicago Press.

Layard, R. (2012). How mental health loses out in the National Health Service. National Institute Economic Review, 222(1), R26-R31.

Lefebvre, G. (1962). The Great Fear of 1789: Rural panic in revolutionary France. Pantheon Books. (Original work published 1932)

Lima, S. L. (1998). Stress and decision‑making under the risk of predation: Recent developments from behavioral, reproductive and ecological perspectives. Advances in the Study of Behavior, 27, 215-290.

Lindner, P., et al. (2023). Individually Tailored and Culturally Adapted Internet‑Based Cognitive Behavioral Therapy for Arabic‑Speaking Youths With Mental Health Problems in Sweden: Qualitative Feasibility Study. JMIR Formative Research, 7, e46253.

Livanou, M., Başoğlu, M., Marks, I. M., De Silva, P., Noshirvani, H., Lovell, K., & Thrasher, S. (2002). Beliefs, sense of control and treatment outcome in post‑traumatic stress disorder. Psychological Medicine, 32(1), 157-165.

Longmore, R. J., & Worrell, M. (2007). Do we need to challenge thoughts in cognitive behavior therapy? Clinical Psychology Review, 27(2), 173-187.

Maier, S. F., & Seligman, M. E. P. (1976). Learned helplessness: Theory and evidence. Journal of Experimental Psychology: General, 105(1), 3–46.

Menaldi, A. (2025). When CBT doesn’t fit. The Psychologist, 2025-09-24.

Mineka, S., & Zinbarg, R. (2006). A contemporary learning theory perspective on the etiology of anxiety disorders – It’s not what you thought it was. American Psychologist, 61(1), 10-26.

Morrill, R. L. (2021). Psychology as a neoliberal and neocolonial instrument: A critique of psychological practices. Journal of Social and Political Psychology, 9(2), 456-472.

Oss, M. E. (2025). Closing the innovation gap in behavioral health: Overcoming organizational barriers. Community Mental Health Journal, advance online publication.

Öst, L. G. (2008). Efficacy of the third wave of behavioral therapies: A systematic review and meta‑analysis. Behaviour Research and Therapy, 46(3), 296-321.

Oxfam. (1998). Responding to mental distress in the Third World: cultural imperialism or the struggle for synthesis? Oxfam Discussion Paper.

Pacini, A., & Shrestha, P. (2024). Editorial Perspective: Adapting western psychological interventions for children and adolescents in LMICs: lessons from Nepal. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 65(1), 116-119.

Papadatou‑Pastou, M. (2005). Learned helplessness and the perception of democracy in Greek students. Psychology: The Journal of the Hellenic Psychological Society, 12(3), 35-49.

Pittig, A., van den Berg, L., & Vervliet, B. (2018). The struggle of behavioral therapists with exposure: Self‑reported practicability, negative beliefs, and therapist distress about exposure‑based interventions. Journal of Anxiety Disorders, 54, 1-10.

Psychiatric Times. (2026, March 15). Why therapeutic integration fails: Guild interests and tribalism. Psychiatric Times, 43(3).

Robin, C. (2004). Fear: The History of a Political Idea. Oxford University Press.

Rose, N. (1999). Powers of Freedom: Reframing Political Thought. Cambridge University Press.

Rose, S., Brewin, C. R., Andrews, B., & Kirk, M. (1999). A randomized controlled trial of individual psychological debriefing for victims of violent crime. Psychological Medicine, 29(4), 793-799.

Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On depression, development, and death. W. H. Freeman.

Smail, D. (2005). Power, Interest and Psychology: Elements of a Social Materialist Understanding of Distress. PCCS Books.

Starr, P. (1982). The Social Transformation of American Medicine. Basic Books.

Summerfield, D. (2004). Cross‑cultural perspectives on the medicalization of human suffering. In G. M. Rosen (Ed.), Posttraumatic stress disorder: issues and controversies (pp. 233-245). John Wiley & Sons.

Summerfield, D. (2012). Afterword: against “global mental health”. In M. J. Friedman, T. M. Keane, & P. A. Resick (Eds.), Handbook of PTSD: science and practice (2nd ed., pp. 631-641). Guilford Press.

Teachman, B. A., McKay, D., & Olatunji, B. O. (2019). What is the appropriate role of cognition in cognitive‑behavioral therapy? Behavior Therapy, 50(3), 490–502.

Uzbay, T., & Erdoğan, B. (2025). Collective learned helplessness: A conceptional framework. Theory and Society, 54, 879–890.

Wampold, B. E., Flückiger, C., Del Re, A. C., Yulish, N. E., Erdman, H., … & Hilsenroth, M. J. (2017). In pursuit of truth: A comprehensive response to CBT critiques. World Psychiatry, 16(2), 210-216.

Young, J. (2019). The culture of fear: Social control in the risk society. Routledge.

Zhou, Y. (2025). Ethical practice in the majority world: A framework for psychotherapists trained in the minority world. American Psychologist. Advance online publication.

 

Tagged as: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Categorised in: All posts, Blog archive, Treatment of trauma

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Published Books: Torture

Published Books:  Torture

Mass Trauma

Mass Trauma

Definition of Torture

Definition of  Torture